Aşk, insanın en derin arzularından biridir. Özgürlükse belki de en büyük özlemi. Bu iki kavram kimi zaman kol kola yürür edebiyatın kıvrımlı sokaklarında, kimi zamansa birbirini boğan iki uçurum gibi karşı karşıya gelir. Edebiyat, bu gelgitlerin en güzel tanığıdır. Satırlara sızan özlemler, karakterlerin sessiz haykırışlarında yankılanır. İşte bu yazı, edebiyatta aşkın ve özgürlüğün nasıl iç içe geçtiğine, nasıl zaman zaman birbirine engel, zaman zaman birbirinin tamamlayıcısı olduğuna dair bir iz sürüş.
Jack London’un ölümsüz eseri Martin Eden, bu arayışın en çarpıcı örneklerinden biridir. Martin, kendi emeğiyle yazar olmaya çalışan, sınıfsal sınırları aşmaya çabalayan bir karakterdir. Ruth’a duyduğu aşk, onu bu yola sokar ama sonunda Martin’in bu aşkı ve özgürlük arzusu arasında sıkışıp kaldığını görürüz. Sevdiği kadının değer yargıları ile özgürlük düşleri çatıştığında, Martin kendini yavaş yavaş toplumdan ve hayattan uzaklaştırır. Aşk onu yazarlığa iterken, özgürlük yolculuğu onu Ruth’tan uzaklaştırır. London, burada okuyucuya sormadan edemez: Aşk bir zincir midir yoksa özgürlüğün ta kendisi mi?
Benzer bir şekilde, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonnası da aşk ve özgürlük arasındaki sarsıcı ikilemleri işler. Raif Efendi’nin Maria Puder’e duyduğu aşk, onu ilk kez kendi içine ve özgür benliğine götürür. Fakat bu aşkın içinde bile bir çekinme, bir tereddüt, toplumsal rollerin ve içe kapanıklığın getirdiği bir kısıt vardır. Maria Puder’in bağımsız kadın duruşu, Raif’in içine kapanık kişiliğiyle çatışır. Bu çatışma, aşkın kendisinde bile özgür olamamanın acıtan bir örneğidir.
Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Odasında aşk yoktur belki, ama özgürlüğün aşk kadar yakıcı bir ihtiyaç olduğu gerçeği vardır. Kadının yazabilmesi için fiziksel ve zihinsel özgürlük alanı gerekir. Bu, aşkı da yeniden tanımlayan bir özgürlük anlayışıdır. Kadın, ancak bağımsızlığıyla gerçek aşkı yaşayabilir; bir başkasının gölgesinde değil, onunla eşit bir düzlemde.
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlarında ise Selim Işık karakteri, ne aşka tam anlamıyla sığınabilir ne de özgürlüğe kavuşabilir. Sevdiği kadınla bile arasında derin bir yabancılaşma vardır. Buradaki aşk, bir özlemin, belki de bir kaçışın adı olur. Özgürlük ise sürekli ertelenen bir ütopyadır. Atay, modern insanın hem aşkla hem de özgürlükle kurduğu sorunlu ilişkinin ironik ama trajik bir yansımasını sunar.
Aşk ve özgürlük, edebiyatın iki büyük teması… Bazen birbirini besler, bazen yok eder. Bazen bir bakışta başlar her şey, ama özgürlük uğruna susularak biter. Bazen de aşk, insanı kendi zincirlerinden kurtarır, ona “kendisi olma” cesareti verir. Belki de aşk, en çok özgür olabilenlerin işidir. Ve edebiyat, bu iki kavramın da en derin izlerini sürmemize olanak tanır.
Çünkü bazen bir kitap, aşk kadar özgürleştiricidir; bazen bir cümle, özgürlüğün en şiirsel halidir.