Sally Rooney’nin Intermezzosu, okuru hem zamanın akışından hem de zihnin derinliklerinden yakalayan bir roman. Henüz bitirdiğim bu kitap üzerine yazmak, adeta o geçiş hâlini kelimelere dökmek gibi. Nereden başlamalı bilmiyorum, çünkü kitap tam da bunun üzerine: Başlayamamak, bitirememek, yarım kalmak.
“Başka insanların talepleri bitmez, yalnızca çoğalır.”
“Hep daha karmaşık, daha zordur.”
“Bu da, diye düşünüyor, daha çok hayat; hayatın hep daha fazlası demenin bir başka yolu.”
Rooney’nin kalemi bu kez, ölüm ve intihar temalarını hikâyenin merkezine değil, atmosferine yerleştiriyor. Bir arka plan gibi değil; daha çok, karakterlerin zihinlerini örten bir sis gibi… Cinsellik teması ise her zamanki gibi Rooney tarzında: Ne fazla görünür, ne de görmezden gelinir. Duygusal mesafe ile fiziksel yakınlık arasındaki gerilimi büyük bir incelikle işlerken, bizi gerçek bir yüzleşmeye çağırıyor.
Intermezzo, bireysel olgunlaşma ile toplumsal normlar arasında sıkışmış ilişkilerin romanı. Rooney, hayatın tam ortasında değil, arasında bir yerden sesleniyor. Romanın adı gibi, hikâye de bir “geçiş”: Ne tam olarak başlıyor, ne de sona eriyor. Gerçekçiliğiyle, bilinç akışıyla, anlık zihinsel sıkışmalarla ilerliyor. Bu yönüyle herkesin kolayca içine girebileceği bir kitap değil belki ama bir kere içine girdiniz mi, çıkmak da kolay olmuyor.
Bir anı yaşarken başka bir anı düşünen karakterlerle dolaşırken fark ediyorsunuz: Aslında yalnız değilsiniz. Çünkü siz de kitabı okurken tam olarak o anda değilsiniz; zihniniz başka düşüncelerle boğuşuyor. Bu, kitabın sizi dışarı atması değil — sizi kendinize döndürmesi. Kitaptaki tüm karakterler, bir şeylere sadık kalmaya çalışırken en çok kendilerine ihanet ediyorlar. Rooney, bu ihaneti bir kusur gibi değil, bir insanlık hâli gibi anlatıyor.
“Kimse mükemmel değil. Kusursuz olamadıkları için onlardan nefret edersiniz, oysa onların suçu değildir, sizin de değildir. Yalnızca size veremeyecekleri bir şeyi istemişsinizdir.” (s.285)
Karakterlerin zihinsel yolculuklarında, konuşmalarla düşünceler arasında sürekli bir boşluk var. Bazen biri konuşurken bile zihni başka bir yerde. Ve evet, bazen gerçekten de düşünmek, okumaktan daha çok can acıtıyor.
Rooney’nin diğer kitaplarında olduğu gibi, Intermezzo da ilişkiler üzerinden şekilleniyor. Ancak bu defa karakterlerin hepsiyle ayrı ayrı bağ kurabiliyoruz. Zihnimde her biri net bir şekilde canlandı. Onları hayal etmek kolaydı; belki de bu yüzden bu kitaba özel bir sevgi duydum.
“Artık kendi geleceğini gözünde canlandıramaz oluyor. Beş yıl değil, beş hafta sonrasını bile göremez hale geliyor.” (s.276)
Bu alıntı, romanın ruhunu tek başına özetleyebilir. Geleceği görememenin, bugünde sıkışmanın, geçmişle hesaplaşamamanın sessizliği... Intermezzo’nun en iç burkan yanı da bu zaten: Geçici olana tutunmak, kalıcı bir boşluk hissi yaratıyor.
Rooney, ahlaki ya da duygusal bir cevap sunmuyor. Cevapları askıya alıyor, bizi düşünmeye bırakıyor.
“Kişisel değerleri hakkında inandığı her şeyi anlamsız kılıyor onlar. Fakat durumu kabullenmek, hayatın bir anlığına anlamsızlaşmasına izin vermek, karşısındaki kişinin kollarında olmak basitçe iyi hissettirmiyor mu yine de?” (s.132)
Bu metinle birlikte Rooney bize yalnızca bir hikâye anlatmıyor; adeta bir ayna tutuyor. Yüzleşmenin yüküyle baş başa kalıyoruz. Romanın sonunda hiçbir kesinliğe ulaşmıyor, ama belki de en hakiki okuma bu: Hayat gibi, karmaşık ve tamamlanmamış.
Sonuç olarak, Intermezzo, her zaman kolay okunabilecek bir roman değil. Ama kendini onun akışına bırakanlar için Rooney yine düşündürücü, duygusal ve çarpıcı bir yolculuk sunuyor. Belki de bu romanın en büyük etkisi, kendi içimizdeki intermezzo’lara dokunabilmesinde yatıyor.